22 Aralık 2012 Cumartesi

Yine Elektrikler Kesildi



Yazı yazmak için masaya oturdum. Bilgisayarı açtım. Hay aksi, yine elektrikler kesildi…

Hep böyle anları bulur zaten kesilmek için. Ne zaman yazı yazmaya kalksam hep elektrikler kesilir. Beynine tükürdüğüm yetkilileri tam zamanını buluyor. Ya da bende bir sorun var, bilemiyorum. Ama acilen el fenerini bulmam gerekiyor, zifiri karanlık oldu.

Çocukluğumdan beri karanlıktan hep korkarım. Bir türlü yenemedim karanlık korkumu. Evin içinde tırsa tırsa fener arıyordum haliyle. Kalbim tıpkı küçük bir çocuğun korku dolu anlarındaki gibi, güp güp atıyordu. Elimi masaya attım, çekmeceyi aramaya başladım. Hatırladığım kadarıyla fener çekmecedeydi. Evet, yanılmamıştım. Feneri aldım, pencereye doğru yürümeye başladım. Karşı apartmanın ışığı vardı. Elektrik panelini kontrol etmek için apartmanın bodrumuna inmeye karar verdim. Korku katsayım iyice artmıştı, ama buna mecburdum. Peki neden apartmandan kimse çıkmamıştı? Ortak alandaki elektrik de kesikti, sigortam atmış olamazdı. Yine de kontrol etmek istedim. Merdivenlerden inerken bir ses duydum, ama ne dediğini anlayamadığım bir insan sesi gibiydi. Hem de benim sesime çok benziyordu. Her geçen saniye daha da fazla geriliyordum, ama bunu kendime bile belli etmemeye çalışıyordum. Nihayet panele indim. Kontrol ettiğimde tüm şartellerin inmiş olduğunu gördüm. Teker teker hepsini yeniden açtım, apartmanın ışığı gelmişti. Derin bir oh çektim. Sonunda ışığa kavuşmuştum. Rahatlamışlığın etkisiyle merdivenlerden yavaş yavaş çıkıyordum. Yine bir ses duydum. Bu benim kendi sesimdi. Bana “Kaaaaaç!” diye bağırıyordu. Hemen apartmanın kapısından fırladım. Dışarıda yağmur yağıyordu, yağmura aldırmadan koşmaya başladım. Hangi sokak lambasının yanından geçersem o lamba sönüyordu. Korkuyordum, çok da yorulmuştum. Ama duramıyordum. Aynı ses sürekli bana bağırıyordu, “Kaaaaaç!”…

Mahalleyi kaç kere turladığımı hatırlamıyorum. En sonunda kendi apartmanımın önüne geldim. Şans eseri arabamın anahtarını pantolonumun cebinden çıkartmamışım. Hemen arabaya bindim. Çalıştırdığım gibi fırladım. Neresi olursa olsun, kaçacaktım. Beni kovalayan şeyden kurtulana kadar kaçacaktım. Neyden kaçtığımı bilmeden, hızlandıkça hızlanıyordum. Trafik ışıklarının hiçbirine dikkat etmeden basıyordum gaza. Zaten hangi trafik lambasına yaklaşsam hemen sönüyordu. Delirmek üzereydim. Cep telefonumu çıkarttım. Arkadaşımı arayıp yardım isteyecektim. Telefona baktım, “şebeke yok”. Şehrin göbeğinde nasıl şebeke olmaz? Yoktu işte. Her şey çok garipti. Telefon fazla dayanamadı, kapandı. Anlam veremiyordum. Yaşadıklarım tıpkı bir korku filmini andırıyordu. Arabanın içinde avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Yolu kontrol ederken hiç fark etmediğim bir anda önüme bir şey çıktı. Fark edene kadar çoktan çarpmıştım. Hızlıydım, duramazdım. Sinirlerim laçkalaştı, bir yandan kulaklarımda inleyen “Kaaaç!” sesi, diğer yandan elektronik cihazların çalışmaması… Neler yaşıyordum böyle? Üstelik şimdi birine çarpmıştım. Muhtemelen ölmüştür. Ama çarptığım şey insan mıydı acaba? Tir tir titriyordum, ne yapacağımı düşünüyordum. Arabanın deposu doluydu, hiç durmadan kaçabilirdim. Ama bu iyi bir fikir miydi? Zannetmiyorum. Tüm bu olanların bir saçmalık olduğunu düşünüp hemen yolun sağına yanaştım. Arabadan indim. Hasar var mı diye kontrol ettiğimde tek bir çizik bile yoktu. Kendimi yere bıraktım. Sakinleşmeye çalışıyordum. Bir yandan da yağmur devam ediyordu. Deli gibi ıslandım, ama umurumda bile değildi. Bir an önce rahatlamak istiyordum. Kendi sesimi hala duyuyordum, ama kulak asmadım. Tüm bunların ufak çapta bir akıl oyunu olduğunu düşünüyordum. Ama sokak lambalarının, trafik ışıklarının elektriğinin kesilmesi nasıl açıklanabilir ki? Tüm bunları düşünürken polis sireni duymaya başladım. Oturduğum yerden kalkmadım. Ekipler geldi. Muhtemelen çaptığım şey insandı. Polis başka bir nedenden dolayı gelemezdi. Rahatlayacağımı düşünerek ellerimi başıma koyup ayağa kalktım. Polis ekiplerine doğru dönerken, iri yarı biri elindeki pompalı tüfekle bana ateş etti. Hiç canım acımamıştı. Delirmek üzereyken ilaç gibi gelmişti adeta. Gülümsüyordum, gözlerim kararıyordu, ama gülümsüyordum. Etrafıma bakındım, polis ışıkları iyice bulanıklaşmaya başladı…

Gözlerimi açtığımda hala hayattaydım. Etrafıma bakındım, evimde olduğumu anladım. Hemen üzerimi kontrol ettim. Kurşun izi falan yoktu. Saate baktım, sabaha karşı 4 sularıydı. Kahkahalara boğuldum. Tüm bu olup bitenlerin bir kabus olması beni çok mutlu etmişti. Hemen bu kabusu yazıya dökmek istedim. Böyle bir aksiyonu unutmak istemiyordum, sıcağı sıcağına not almalıydım.

Yazı yazmak için masaya oturdum. Bilgisayarımı açtım. Hay aksi, yine elektrikler kesildi…

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bırak beni -1

Garip olayların olduğu günün ardından evime geldim. Artık bir anca önce şu günü bitirmek istiyordum. Yatağıma atladım. Telefonum çaldı. Gizli numara... Telefonu açtım. Acilen evden çıkmamı söyleyen bir kız vardı. Ama sanki filmden alıntı gibi, değişik bir ses. İnandırıcı gelmedi. Telefonu kapadım. Yatağıma uzandım ve olanları düşünüyordum.

Uyuyakalmışım. Uyandığımda saat 4 sularıydı. Su içtim ve pencere kenarına geçtim. Hava kızıl tonlarıydı. Balkona çıkıp bir sigara içtim. Çok tatlı ve hafiften soğuk bir rüzgar esiyordu. Biraz üşüdüm. Dışarısı sakindi. Birkaç araba geçiyordu o kadar. Uykum yoktu, biraz yürüyüş yapmak istedim. Montumu giyip dışarı çıktım. Sahile gidip kokoreç yemek geçti içimden. Bu saatte yapılacak en güzel şeydi bana göre. Atladım arabama yola koyuldum. Sahile gitmek için biraz yol katetmek gerekiyordu. Arabamı park edip kokoreççi buldum. Atıştırdıktan sonra biraz yürüyüş yaptım. Deniz sakin olmasına rağmen değişik bir ses duydum. Baktım manyağı teki bu saatte denizde yüzüyor. "Hoop hemşerim" diye seslendim ama cevap vermedi. "Ne arıyorsun bu saatte denizde, çık hadi" dedim. Baktım bana doğru geliyor. Kıyıya yaklaşıp bana saati sordu. Sonra da elini uzattı, çıkmasına yardım ettim. Her şey tam da buradan sonra başladı...