17 Ağustos 2012 Cuma

Sil Baştan

  Canım çok sıkıldı, yazı yazmak için masama oturdum. Ne yazacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Etrafıma bakınmaya başladım. Belki bir objeden yola çıkarım diye düşündüm. Bir süre bakındıktan sonra bir şey bulamayınca kalktım mutfağa gittim. Kahve içerken düşüneyim, belki aklıma bir fikir gelir diye düşündüm. Su ısıtıcısını doldurdum, çalıştırdım. 
  Çalıştırdığım gibi elektrikler kesildi."E tabi Türkiye'de elektrik kesintisi sık sık oluyor, en iyisi git içeride otur." dedim kendi kendime. İçeri giderken karşıdaki apartmanın ışıklarının yandığını fark ettim. Pencereden kafamı uzattım, her yerde elektrik vardı; oturduğum apartman hariç. Elime el fenerini aldım, merdivenlerden aşağı indim. Apartmanın elektrik panosu çok korkunç bir yerdedir, kimse oraya gitmek istemez. Açıkçası ben de merdivenlerden inerken "acaba vazgeçsem mi?" diye düşünmedim değil. Ama birinin mutlaka inmesi gerekiyordu ve bu kişi ben oldum. Panoya indiğimde bir ses fark ettim. Sanki ayak sesi gibiydi. "Mehmet hoca, sen misin?" diye seslendim, ama cevap vermedi. Sesler gittikçe yaklaşıyordu. "Kim var orda?!" diye panikleyerek bağırdım. Yine ses yoktu. Gelen kişinin nefesini fark ediyordum, artık bana çok yakındı. 
  Işığı yüzüne tutmak için davrandım ama hemen elimi tuttu. Ben uğraştıkça o bana direniyordu. El fenerini elimden bıraktım, boğuşmaya başladık. Çok canımı yakıyordu, anlaşılan güçlü biriydi. Boğuşurken hiç sesini duyamadım. Ki zifiri karanlıktı, kim olduğunu anlamak imkansızdı. Boğuşurken "kimsin lan sen?!" diye defalarca sormama rağmen cevap vermedi. En sonunda beni duvara ittirip kendisi koştura koştura uzaklaştı. Karanlıkta göremeyip merdivenlerden düştü sanırım. Ama kalkıp devam etti, apartmanın kapısının kapandığını duydum. Feneri elimden bıraktığım için bozulmuş olmalıydı, ışığı yoktu. Duvarlara dokuna dokuna panoyu bulmaya uğraştım, ama bu çok zordu. Ben çaresizce düşünürken merdivenden ayak sesleri işittim. "Aşağıda biri mi var?" diye seslendi. Sesi hemen analiz ettim, bu Mehmet abi idi. "Ben varım Mehmet abi" dedim. Bir hışımla yanıma geldi, "Oğlum ne oldu öyle lan? Sen mi bağırıyodun öyle?" dedi. "Evet abi, biriyle boğuştum." dedim ve olanları anlatmaya başladım. Biz konuşurken diğer komşular da aşağı indi. Panodan şartelleri açtık, apartmanın elektriği gelmişti. Ama herkesin aklında aynı sorular vardı; Kim bu kişi?, Apartmanımızdan ne istiyor?, Acaba gerçekten öyle biri var mı?
  İnsanlar birbirleriyle saçma sapan konuşurken Mehmet abi beni evime çıkarttı. Şoku atlatmam için bir bardak su getirdi. Sonra kendime dikkat etmemi söyleyerek evine döndü. Ben bir süre dinlendikten sonra televizyonumu açtım. Hiçbir şey bulamadım. Canım çok sıkıldı, yazı yazmak için masama oturdum. Ne yazacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Etrafıma bakınmaya başladım...

16 Ağustos 2012 Perşembe

Eve Düşen Ben

   Benim için her zamanki gibi sıkıcı kış günlerden biriydi. Aslında benim için her gün sıkıcıydı ki. Kucağımda cipsimle televizyon izliyordum. Dışarıda şiddetli yağmur ve şimşek, saat 23 suları...

   Kendime "Yata yata büyüttün iyice usta" diyerek kanepeden kalkıp cam kenarına geçtim. Biraz yağmuru izlemek istemiştim sadece. Fakat ben karanlığı pek sevmem, çocukluktan kalan korkular işte... Etrafı izlerken sokakta  koşan bir adam fark ettim. Ama adamın bir amacı yokmuş gibi, sürekli aynı yerlerden geçiyordu. Bir nevi volta atıyordu. Fakat bu biraz daha farklı, bu adam koşuyordu. Bir süre adamı izledim, sonra dayanamadım aşağı indim. Etrafta kimse yoktu bu adamdan başka. Ne bir araba, ne bir insan... Sadece sokak lambaları, şimşek, yağmur ve bu deli gibi koşturan adam. Biraz irkildim haliyle. Sokak kapısını açtım, tam bu esnada adam benim kapımın ordan geçti. "Şşş hemşerim" diye seslendim, dönüp bakmadı. "Usta sana diyorum" dedim, arkasını döndü. Fakat belediyenin taktığı o gerzek ışıktan dolayı adamın yüzü karanlığa düştü, seçemedim. Yanına doğru gitmeye başladım. Ben gittikçe adam uzaklaşıyordu. "Hocam ne işin var bu yağmurda dışardasın?" dedim. Ama adam sanki dilini yutmuş gibiydi, cevap vermiyordu. Ben iyice yaklaştım ve birden kaçmaya başladı...
  
  O kaçtı, ben peşinden koştum. Ama ne kadar koşarsam koşayım adamı yakalayamıyordum. Sanki gölgem gibiydi. Ben hızlanıyordum, o da hızlanıyordu. Oturduğum semti kaç defa turladığımızı sayamadım. Sokakta kimse yoktu ikimizden başka. Sahi insanlar neredeydi ki? Dışarıda buz bile olsa yine de birkaç insan mevcut olurdu mutlaka. Fakat o gece kimse yoktu. 

  Ben adamı kovalamaktan yılmadım. "Niye kaçıyorsun be adam?!" dediğimde bile bana cevap vermedi. E haliyle merak uyandırdı tabi bende. "Ulan sıkıcı hayatından yakınıyodun, al sana heyecan" dedim kendime. Ama ben sıkıcı hayatımdan memnunmuşum arkadaş. Heyecan bana göre değilmiş. "Seninle mi uğraşıcam lan, ne bok yersen ye" diye bağırdım. Yağmurdan sırılsıklam olmuştum. Artık evime dönecektim. Aman Allahım!..

  Birdenbire mavi bir ışık (şimşek midir yıldırım mıdır ikisini bir türlü ayırt edemedim bunca yıllık hayatımda) kovaladığım adamın üstüne çaktı. Adam gözümün önünde duruyorken mistik bir şekilde kayboldu. Yazının başında da dediğim gibi, karanlıktan korkarım ben. Haliyle beni çok büyük bir korku sardı. Islaklık, soğuk ve korku üst üste gelince titremekten adım atamaz hale geldim. Bedenim ölü bedeninden farksızlaşmıştı, buz gibi. Hemen yere oturdum. "Hayal görüyosun oğlum, gerçek olamaz kendine gel!" dedim kendime. Ama ne yaparsam yapayım korkularıma engel olamıyordum. Etraftan yardım istemek aklıma geldi, fakat etrafta kimse yoktu. Zor da olsa eve geri dönmeyi düşündüm. Evet evet, bir an önce eve gitmeliydim. Sıcak bir duş, kalın kıyafetler ve sıcak yatak... Günü bitirmek istiyordum artık. Yaşadığım bir hayal olmalı diye düşündüm. Sokağın ortasında avazım çıktığı kadar kahkaha attım. Hatta o kadar çok güldüm ki yere düştüm. Sarhoş gibiydim. Ki zaten beynim allak bullak olmuştu. Nihayet apartmanın önüne geldim. Biraz biraz kendime geliyordum. Anahtarımı çıkartıp kapıyı açtım. Apartman biraz eski olduğundan dolayı asansörü yoktur. En üst katta oturduğum halde merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Bir an önce günü bitirmeliydim artık. Dairemin kapısını açtım. Salona girdiğimde gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Gözlerimi kapadım, bir süre bekledim. Gözlerimi yeniden açtığımda hâlâ aynı şeyi görüyordum; kanepemde oturmuş cips yiyen ben...

Anlamsız Kargaşa

Çoğu zaman hayatın sıkıcılığından yakınırız. Üstelik hiçbir sebep yokken. Nedendir bilinmez. Herkes elinde var olanla yetinmeyip, hep daha fazlasını ister. Kimse arkasındakine bakmaz, kendisini hep önündeki insanla kıyaslar. Onunla bir yarış içine girer adeta. İyi de neden? Kendimizi bizden geridekilerle kıyaslarsak elimizdekinin değerini çok iyi anlarız aslında. Ama bunu istemiyoruz sanırım. Toplum olarak değil, tüm insanlık adına geçerli bu. Biz kendimizle yarışa giriyoruz da farkında değiliz. Boş yere canımızı sıkıyoruz. Sokakta 10 yaşındaki çocuğu çevirseniz o bile dertli anasını satayım. S..tir etmek gerek bazen... Aman güneşte fazla kalmayın, cırcır olursunuz.