13 Ocak 2015 Salı

Bir Yarasanın Sevgisi

Yaz tatili dönüşünde, henüz okullar yeni açılmışken, daha tatilin etkisinden çıkamayan öğrencilerden biriydi. Esmer, kara kuru bir çocuktu. Çok fazla sosyal değildi; evden okula, okuldan eve giderdi. Arada arkadaşlarıyla buluşmak için dışarı çıksa da, bunu pek fazla yapmazdı.

Okula gitmek için uyandı. Daha doğrusu aslında hala tam uyanabilmiş değildi. Geceleri erken yatmaya alışamadığından, sabahın yedisinde uyanmak çok zor geliyordu. Yatağından kalktı, kahvaltısını yaptı. Yaptığı kahvaltı, her sabah yediği mısır gevreğinden ibaretti zaten. Dişlerini fırçaladı, mavi üniformasını giydi. Çantasını sırtladığı gibi çıktı evden, yarı uyuklar vaziyette. 

Kafasını öne eğip yürürdü her sabah. Yıllardır uykusunu alamamış gibi görünürdü. Durağa geldi, minibüs bekledi yine. Süreç, her sabah bu şekilde işlerdi. Rutini sevmezdi, fakat elinden gelen bir şey yoktu. Bu sürecin ona verdiği keyif, iklim koşullarıyla birlikte değişebiliyordu. Ağzı biraz pisti, yanından geçen arabalar üstüne su sıçrattığında, hiç yaşına başına aldırmadan yağlayıverirdi küfrü. Korkusuzdu, ancak temkinliydi. Kıvrak zekasını her zaman kendini korumak için kullanırdı. 

Okula geldi. Her sabah, okulun önünde asker gibi dizilirdi öğrenciler. O dizilen öğrenci sürüsünün arasında çok nadir bulunurdu. Çünkü neredeyse her sabah okula geç kalırdı. Pazartesi günleri yapılan törenler haricinde, onun okula erken geldiği pek görülmezdi. Erken geldiğinde ise arkadaşları şaşırırdı. Yaşıtlarından büyüklerle muhatap olmayı daha çok severdi. Bu yüzden her sabah okula girdiğinde, baştan öğretmenleriyle ayak üstü konuşurdu. Hal hatır sorup, yerine geçerdi. 

Okulun yöneticilerinden hazzetmezdi. Yönetilmeyi sevmezdi çünkü. Başına buyruk olmak her zaman daha çekici gelirdi ona. İlerleyen yaşlarında bunun ona ne kadar zararlı olabileceğini tahmin etmeden, bu şekilde yaşamaya alıştırmıştı kendini. 

Derse girdi. Yerine oturdu. Çantasını koydu sıranın üstüne ve kafasını çantaya gömdü. Her sabah, öğretmen derse girene kadar yapardı bunu. Bazen ilk derslerde uyurdu, belki de hayatındaki en tatlı uykusunun o olabileceğini bilmeden. 

Aslında her şey rutindi. Bir gün, sınıf öğretmeni geldi ve "Yarasa, senin ismini bir etkinliğe yazdırdım. Bundan sonra bu etkinlikte sen de varsın. Bilgisayar kullanmayı iyi biliyordun, bu yüzden yazdım seni. Kabul ediyor musun?" dedi. Kabul etti. Bu cümleyle aslında hayatındaki çok şeyin değişeceğini hiç bilmiyordu. Rutinden sıkılmıştı ve değişikliğin ona iyi geleceğini düşünerek kabul etti. 

Etkinlik, okulun çıkarttığı bir dergiden ibaretti. Baştan fikir ona çok basit geldi. İlk üç hafta hiçbir çalışmaya gitmedi. Etkinliği yöneten bir öğretmen vardı. Okulun en tatlı, en sakin öğretmenlerinden biriydi. Böyle bir öğretmeni sinirlendirmişti Yarasa, hiçbir toplantıya katılmayarak. Öğrencilerle haber yollamıştı öğretmen. Eğer önümüzdeki toplantıya katılmazsa, etkinlikten çıkarılacağımı söylemişti.

Yarasa, bu ihtara uydu ve toplantıya katıldı. İlk toplantı güzel geçti, tanıştılar, kaynaştılar. Bir sonraki toplantıya katıldı, sonra bir sonrakine, bir sonrakine, bir sonrakine daha... Böyle böyle koca bir yıl geçirdiler. Artık iyice kaynaşmışlardı. Yarasanın hızlı bilgisayar kullanıyor olması, öğretmenin çok hoşuna gitmişti. Dergi için öğrencilerin getirdiği tüm içerikleri, birlikte, sabırla dijital ortama aktardılar. Derslerden sonra, öğretmenler odasına çekilip, bazen öğleden sonraki gruplar dağılana kadar çalıştılar. Birlikte çok iyi bir ekip olmuşlardı. Dergiyi çıkartmak için çok büyük çaba sarf ettiler, ekip arkadaşlarıyla birlikte.

Aylarını bu dergiye verdikten sonra, büyük gün geldi ve derginin baskısı alındı. Herkes çok heyecanlıydı. Havalara uçarak baskıları ellerine aldılar. Öğretmenin mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Görülmeye değerdi.

Bu dergiyle birlikte, aslında Yarasa'nın hayatı değişmişti. Sadece bir öğretmen değil, aynı zamanda bir ekip arkadaşı, bir dost, ikinci bir anne edinmişti kendine. Birlikte bu kadar vakit geçirdikten sonra, birbirlerini çok iyi anlar oldular. Ertesi yıl yeniden dergi çıkarttılar. Artık biraz daha uzmanlardı bu konuda ve  biraz daha kolay oldu işleri.

Okul bitti, Yarasa mezun oldu. Her şey birden değişti. Ama tek bir şey aynı kaldı, Ayşegül hoca. Okul bitti ve görüşmeye devam ettiler, hâlâ anne oğul gibi. Duyduğumuza göre, günümüzde de görüşüyorlar.

Okulun Yarasa'ya kazandırdığı en güzel şeydi, Ayşegül hoca.

"Bu hikayenin son bulmaması dileğiyle..." 

Ayşegül hocama sevgilerimle...

21 Ağustos 2014 Perşembe

Kedi

Gözlerimi açmaya çabaladığım anlarda odadan televizyon sesleri yükseliyordu. Bu televizyon sesi beni çok rahatsız etmişti. Televizyondan gelen her tiz ses dalgası, sanki beynimin içine isabet eden kurşun gibiydi. Yüzüm, gözüm, kollarım, bacaklarım... Çok canım yanıyordu.
Yattığım yerden doğruldum. Evde sağır yaşıyormuşçasına yüksek sesle televizyon izleyen ev arkadaşıma küfürler ederek salona girdim. Uğur, her sabah yüksek sesle televizyon izlemeyi adeta yaşam felsefesi olarak benimsemiş bir çocuktu. Onun bu huyundan ciddi anlamda rahatsız olsam da bir türlü vazgeçiremedim. Fakat bu sabah ilginçtir ki, Uğur salonda yoktu. Televizyonun karşısında oturan; Uğur'un, uzun ve gri tüylü, mavi gözlü, soğuk bakışlı, sevecenlikten yoksun, şişman ve bir o kadar da miskin kedisiydi. Uğur ile tanıştığımızda bu kedi henüz daha tüylenmemişti. Kedileri hiç sevmememe rağmen, bu kediyle aynı evde yaşamayı kabul etmiştim. Evde birkaç kez "Uğur" diye seslenmeme karşılık, bir geri bildirim alamadım. Televizyonu açık bırakıp fırına gittiğini düşündüm ve kanepeye uzandım. 
Patronun sıkıcı ve gereksiz toplantılarından birine katılmayacağım için işe 2 saat geç gidecektim. Bu bana ödül gibi gelmişti. Biraz televizyon karşısında uzandıktan sonra kalkıp pencereyi araladım. Havayı kontrol ettim. Bulutlu ve rüzgarlıydı. Odama geçip hazırlandım. Belli ki Uğur'un işi vardı, bir türlü gelemedi. Kahvaltı yapıp oradan da sahile inerim düşüncesiyle evden çıktım. Yaşadığımız ev sahile çok yakındı. Sağlıklı yaşam, huzur, dinginlik... Bu şehirde yaşayıp bu özelliklere sahip insanların samimiyetine bir türlü inanamadım. 
Apartmandan dışarı adımımı attığımda etrafta kimseyi göremedim. Yaşadığımız caddenin en boş hali, peş peşe giden üç ya da dört arabadan ibaretti. Böylesine işlek bir caddenin bu kadar boş olması beni şaşırttı. Börekçi Hüseyin amcaya doğru yola koyuldum. Fakat bir gariplik vardı. Çevrede hiç insan yoktu, tüm dükkanlar kapalıydı. Yıllardır haber izlemiyordum, "Acaba sokağa çıkma yasağı mı ilan edildi?" diye sordum kendi kendime. Sokakta görebildiklerim; park etmiş arabalar ve hemen her köşede bir kediydi. Rüzgarın şiddeti biraz fazlaydı, evdeyken anlayamamıştım. İnce giyinip çıkınca üşüdüğümü fark ettim. Eve dönmeye üşendiğim için yoluma devam ettim. Börekçi Hüseyin amcanın dükkanına ulaştım fakat dükkan kapalıydı. Yolda çok fazla kedi olduğunu fark ettim. Başka zaman yol boyunca en fazla bir kedi görebiliyordum, o da fark edersem. Kahvaltımı şirkette yaparım diye düşünerek sahile doğru yola koyuldum. Yol boyunca çok fazla kediye rastladım. Hatta iki, üç tanesi üzerime doğru hızlı hızlı geldi, son anda kaçtım. 
Sahile indiğimde karşılaştığım manzaraya inanamadım. Sahil yine her günkü gibi çok kalabalıktı, ama kalabalığın kahramanları insanlar değil, kedilerdi. Yaşadığım bölge kedi istilasına mı uğradı diye düşünmedim değil. Sahilde biraz yürümeye kalktım, kediler çok hızlı bir şekilde üstüme üstüme geliyordu. Hatta çoğu beni fark etmeyip bana çarpıyordu. Ayağıma basanlar, patileriyle bana vuranlar... Kedilere tekme atıp kendimi savunmak istedim, fakat gücüm hiçbirine yetmiyordu. Nasıl oldu da kediler bizden bu denli güçlü olmayı başardı?
Sahilde çok eski bir ağaç, o ağacın altında bir bank vardı. Banka oturdum, etrafı izledim. İzlerken sinirlerime hakim olamayıp kahkaha attım. Yaşadığım bir şaka mıydı, yoksa kabus mu? "Eğer gerçekse, bu nasıl olur?" düşüncesi bana kafayı yedirtecekti. Telefonumu çıkardım, Uğur'u aradım. Uğur telefonu açmıyordu. Kız arkadaşımı aradım, kız arkadaşım da telefonu açmadı. Dün gece neler olduğunu da hatırlamıyordum. Muhtemelen Uğur'un içmiş olduğu saçma sapan ilaçlardan içtim diye kendimi avutarak şirkete doğru yola koyuldum. İş yeri evime çok yakın olduğu için her gün yürüyerek gidip geliyordum. Yolda beş tane kedi önümü kesti, kaçmaya çalıştım, kaçamadım. Etrafımı sardılar. Kedileri küçüklüğümden beri sevemiyorum, bugün iyice nefret ettim. Kedilerin gözü dönmüştü. Hepsi birden kuyruklarını dikmiş, her an saldırıya hazırlardı. Soluma bakmamla birlikte, kedinin "Rrrrrrryav!" sesiyle üstüme atlaması bir oldu. Geri kalanı zifiri karanlık... 
Gözlerimi açmaya çabaladığım anlarda odadan televizyon sesleri yükseliyordu.  Bu televizyon sesi beni çok rahatsız etmişti...

28 Şubat 2013 Perşembe

Her Yerde Ben Varım

Rüzgarın bol olduğu bir gecede, yine sahildeydim. Kafamı kurcalayan şeyin ne olduğunu da bilmiyordum açıkçası. Yine bunalıma girmek üzereydim sanırım.
Sahilde yürürken biraz ileride bir kayık gördüm. Yanında da bir adam, kayıkla uğraşıyordu. "Kolay gelsin hemşerim." dedim. Ama umursamaz tavırlarıyla duymamazlıktan gelmişti. Belki de gerçekten duymuyordu. Ama benim amacım onunla konuşmak değil, kayığı ondan almaktı. Hızlı hızlı adımlarla yanına doğru yaklaştım. Ayak seslerimi duymasına rağmen hiç tepki vermiyordu. Yavaşça omzuna dokundum. Dokunmamla beraber yüzüme şiddetli bir yumruk yemem bir oldu. Canım çok yanmıştı. Hatta şoka girmiştim. Kendime geldiğimde adam ortalıkta yoktu. Bu gerizekalı durduk yere neden bana yumruk atmıştı ki? Üstelik kayık da kaybolmuştu ortalıktan. İyice kendime geldiğimde denizden gelen motor sesi duydum. Çok karanlık olduğu için hiçbir şey göremedim. O sinirle elime alabildiğim her taşı denize fırlattım. Birkaç şerefsizin deniz kenarında kırdığı bira şişelerinden birinin parçası saplanmıştı elime. Artık sinirlerim bozulmuş, psikolojim altüst olmuştu. "Senin babanın kulağının arkasını çırpayım götoğlanı!" diye saydırmaya başlamıştım kayıkla kaçan o ibneye. Hırslanarak etrafta kayık aramaya başladım. Bir yandan da elimdeki cam parçasını nasıl çıkaracağımı düşünüyordum. Parçayı çıkartmadığım halde fena kanıyordu. Gömleğimin bir parçasını yırttım ve elimdeki camı çıkarttım. Hemen kanayan yere sardım, fakat gözlerimden yaş gelmişti. Canım çok fena acıyordu. Canım acıdıkça, kayıkla kaçan o herife sövüyordum. "Ben ne yaptım da tüm bunlar benim başıma geliyor?" diye hayıflanırken balıkçının birine rastladım. Ona durumu anlattım ve kayığını bana ödünç vermesini istedim. "Deli misin be adam? Gecenin bu saatinde ne saçmalıyorsun? Var git evine." diyerek tersledi haklı olarak. Ama ben çok sinirliydim. Güzellikle istediğim kayığı zor kullanarak elde ettim. Tabi ki çalmak gibi bir amacım yoktu. Sadece bana durduk yere yumruk atan o dangalağı bulmak istiyordum. Hemen kayığa atlayarak karanlık denize açıldım. Etrafta ne bir ses vardı ne de başka bir şey. Üstelik çok ürkütücüydü. Uzun süre denizde dolaştım, fakat hiçbir şey göremedim. Zaten karanlıktı, boşu boşuna geziyordum. 
Aradan biraz zaman geçti ve ileride bir ışık gördüm. Bana doğru yaklaşan bir ışıktı. Işıkla birlikte ses de gelmeye başladı. İyice yaklaştıktan sonra bunun balıkçı teknesi olduğunu anladım. Seslendim ama takanın sesinden dolayı beni duymadılar. Taka ilerlerken onun ışığıyla aydınlattığı yerlere bakıyordum. Hayal meyal bir kayık gördüm. Yani öyle olmasını ümit ediyordum. Hemen yanına doğru hareket ettim.
"Ben geldim, anan yanımda." diye bağırdım onu sinirlendirmek için. Kayığın sesinden dolayı çoktan işkillenip motoru çalıştırmıştı zaten. Hiçbir şey görmeden peşinden yardırıyordum. Tamamen duyduğum ses doğrultusunda hareket ediyordum. Havanın rüzgarlı oluşu ve içinde bulunduğum psikolojik durum sebebiyle tir tir titriyordum. Bir yandan da şerefsize yetişmeye çalışıyordum. Onun izini kaybetmemeliydim. Git gide yakıtım azalıyordu, belki de kıyıya dönemeyecektim. Ama olsun, yine de ona yetişmeyi daha çok istiyordum. 
Tekleye tekleye motor stop etti. Yakıtım düşündüğümden de çabuk bitmişti. Her şeyi bırakıp sinirden saçlarımı yoldum, yumruğumu ısırdım. Ne yapacağımı kara kara düşünüyordum. Telefonumu çıkarttım, şebeke yoktu. Kabus gibi bir gece geçiriyordum. Maceraperest insanlar için ideal bir gece olsa da benim için fazla ağırdı. Artık o şerefsizi bulmak yerine kıyıya nasıl döneceğimi düşünüyordum. Artık kendimi kontrol edemiyor, zangır zangır titriyordum. Çaresiz bir şekilde düşünürken bir ses duydum. Kayık sesiydi. İyice yakınıma geldi ve yanımda durdu. "Sen misin ibne? Yeter, benden ne istiyorsun?" diye seslendim. Cevap vermedi, fakat gülüyordu. Sesi hiç de yabancı değildi. Hatta çok iyi bildiğim bir sesti. Merakım iyice artmıştı. Tanıdığım biri olabilir miydi? Kayıkta bir ışık belirdi. Muhtemelen bir el feneriydi ve gözümün içine tutuyordu. Etmediğim küfür kalmadı, ne biliyorsam saydırdım. Ama karşımdaki öyle geniş bir herifti ki, çıt çıkarmıyordu.
"Hadi gel, bununla çık kıyıya." dedi. Şoka girmiştim. Çünkü bu duyduğum ses kendi sesimdi. Buna adım gibi emindim. Kendi sesimi duymuştum. Feneri kayığa bırakırken ışık yüzüne doğru geldi. Evet evet, bu bendim. "Dur, bekle!" dememe kalmadan suya atladı. Kulaç sesleriyle beraber gittikçe uzaklaştı. Ben de elimin yardımıyla kayığımı diğer kayığa yaklaştırdım. İyice dip dibe geldikten sonra kayığa atladım ve motoru çalıştırdım. 
Kıyıya doğru ilerlerken olayların nasıl cereyan ettiğini anlamaya uğraşıyordum. Artık çıldırmak üzereydim, beynim durmuştu. Kıyıya iyice yaklaştığımda orada büyük bir kalabalık vardı. Yeterli mesafede olamadığım için yüzlerini seçemiyordum. Fakat iyice yaklaştıktan sonra hepsini gördüm. Bu kalabalıktaki insanların hepsi bendim.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Yine Elektrikler Kesildi



Yazı yazmak için masaya oturdum. Bilgisayarı açtım. Hay aksi, yine elektrikler kesildi…

Hep böyle anları bulur zaten kesilmek için. Ne zaman yazı yazmaya kalksam hep elektrikler kesilir. Beynine tükürdüğüm yetkilileri tam zamanını buluyor. Ya da bende bir sorun var, bilemiyorum. Ama acilen el fenerini bulmam gerekiyor, zifiri karanlık oldu.

Çocukluğumdan beri karanlıktan hep korkarım. Bir türlü yenemedim karanlık korkumu. Evin içinde tırsa tırsa fener arıyordum haliyle. Kalbim tıpkı küçük bir çocuğun korku dolu anlarındaki gibi, güp güp atıyordu. Elimi masaya attım, çekmeceyi aramaya başladım. Hatırladığım kadarıyla fener çekmecedeydi. Evet, yanılmamıştım. Feneri aldım, pencereye doğru yürümeye başladım. Karşı apartmanın ışığı vardı. Elektrik panelini kontrol etmek için apartmanın bodrumuna inmeye karar verdim. Korku katsayım iyice artmıştı, ama buna mecburdum. Peki neden apartmandan kimse çıkmamıştı? Ortak alandaki elektrik de kesikti, sigortam atmış olamazdı. Yine de kontrol etmek istedim. Merdivenlerden inerken bir ses duydum, ama ne dediğini anlayamadığım bir insan sesi gibiydi. Hem de benim sesime çok benziyordu. Her geçen saniye daha da fazla geriliyordum, ama bunu kendime bile belli etmemeye çalışıyordum. Nihayet panele indim. Kontrol ettiğimde tüm şartellerin inmiş olduğunu gördüm. Teker teker hepsini yeniden açtım, apartmanın ışığı gelmişti. Derin bir oh çektim. Sonunda ışığa kavuşmuştum. Rahatlamışlığın etkisiyle merdivenlerden yavaş yavaş çıkıyordum. Yine bir ses duydum. Bu benim kendi sesimdi. Bana “Kaaaaaç!” diye bağırıyordu. Hemen apartmanın kapısından fırladım. Dışarıda yağmur yağıyordu, yağmura aldırmadan koşmaya başladım. Hangi sokak lambasının yanından geçersem o lamba sönüyordu. Korkuyordum, çok da yorulmuştum. Ama duramıyordum. Aynı ses sürekli bana bağırıyordu, “Kaaaaaç!”…

Mahalleyi kaç kere turladığımı hatırlamıyorum. En sonunda kendi apartmanımın önüne geldim. Şans eseri arabamın anahtarını pantolonumun cebinden çıkartmamışım. Hemen arabaya bindim. Çalıştırdığım gibi fırladım. Neresi olursa olsun, kaçacaktım. Beni kovalayan şeyden kurtulana kadar kaçacaktım. Neyden kaçtığımı bilmeden, hızlandıkça hızlanıyordum. Trafik ışıklarının hiçbirine dikkat etmeden basıyordum gaza. Zaten hangi trafik lambasına yaklaşsam hemen sönüyordu. Delirmek üzereydim. Cep telefonumu çıkarttım. Arkadaşımı arayıp yardım isteyecektim. Telefona baktım, “şebeke yok”. Şehrin göbeğinde nasıl şebeke olmaz? Yoktu işte. Her şey çok garipti. Telefon fazla dayanamadı, kapandı. Anlam veremiyordum. Yaşadıklarım tıpkı bir korku filmini andırıyordu. Arabanın içinde avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Yolu kontrol ederken hiç fark etmediğim bir anda önüme bir şey çıktı. Fark edene kadar çoktan çarpmıştım. Hızlıydım, duramazdım. Sinirlerim laçkalaştı, bir yandan kulaklarımda inleyen “Kaaaç!” sesi, diğer yandan elektronik cihazların çalışmaması… Neler yaşıyordum böyle? Üstelik şimdi birine çarpmıştım. Muhtemelen ölmüştür. Ama çarptığım şey insan mıydı acaba? Tir tir titriyordum, ne yapacağımı düşünüyordum. Arabanın deposu doluydu, hiç durmadan kaçabilirdim. Ama bu iyi bir fikir miydi? Zannetmiyorum. Tüm bu olanların bir saçmalık olduğunu düşünüp hemen yolun sağına yanaştım. Arabadan indim. Hasar var mı diye kontrol ettiğimde tek bir çizik bile yoktu. Kendimi yere bıraktım. Sakinleşmeye çalışıyordum. Bir yandan da yağmur devam ediyordu. Deli gibi ıslandım, ama umurumda bile değildi. Bir an önce rahatlamak istiyordum. Kendi sesimi hala duyuyordum, ama kulak asmadım. Tüm bunların ufak çapta bir akıl oyunu olduğunu düşünüyordum. Ama sokak lambalarının, trafik ışıklarının elektriğinin kesilmesi nasıl açıklanabilir ki? Tüm bunları düşünürken polis sireni duymaya başladım. Oturduğum yerden kalkmadım. Ekipler geldi. Muhtemelen çaptığım şey insandı. Polis başka bir nedenden dolayı gelemezdi. Rahatlayacağımı düşünerek ellerimi başıma koyup ayağa kalktım. Polis ekiplerine doğru dönerken, iri yarı biri elindeki pompalı tüfekle bana ateş etti. Hiç canım acımamıştı. Delirmek üzereyken ilaç gibi gelmişti adeta. Gülümsüyordum, gözlerim kararıyordu, ama gülümsüyordum. Etrafıma bakındım, polis ışıkları iyice bulanıklaşmaya başladı…

Gözlerimi açtığımda hala hayattaydım. Etrafıma bakındım, evimde olduğumu anladım. Hemen üzerimi kontrol ettim. Kurşun izi falan yoktu. Saate baktım, sabaha karşı 4 sularıydı. Kahkahalara boğuldum. Tüm bu olup bitenlerin bir kabus olması beni çok mutlu etmişti. Hemen bu kabusu yazıya dökmek istedim. Böyle bir aksiyonu unutmak istemiyordum, sıcağı sıcağına not almalıydım.

Yazı yazmak için masaya oturdum. Bilgisayarımı açtım. Hay aksi, yine elektrikler kesildi…

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bırak beni -1

Garip olayların olduğu günün ardından evime geldim. Artık bir anca önce şu günü bitirmek istiyordum. Yatağıma atladım. Telefonum çaldı. Gizli numara... Telefonu açtım. Acilen evden çıkmamı söyleyen bir kız vardı. Ama sanki filmden alıntı gibi, değişik bir ses. İnandırıcı gelmedi. Telefonu kapadım. Yatağıma uzandım ve olanları düşünüyordum.

Uyuyakalmışım. Uyandığımda saat 4 sularıydı. Su içtim ve pencere kenarına geçtim. Hava kızıl tonlarıydı. Balkona çıkıp bir sigara içtim. Çok tatlı ve hafiften soğuk bir rüzgar esiyordu. Biraz üşüdüm. Dışarısı sakindi. Birkaç araba geçiyordu o kadar. Uykum yoktu, biraz yürüyüş yapmak istedim. Montumu giyip dışarı çıktım. Sahile gidip kokoreç yemek geçti içimden. Bu saatte yapılacak en güzel şeydi bana göre. Atladım arabama yola koyuldum. Sahile gitmek için biraz yol katetmek gerekiyordu. Arabamı park edip kokoreççi buldum. Atıştırdıktan sonra biraz yürüyüş yaptım. Deniz sakin olmasına rağmen değişik bir ses duydum. Baktım manyağı teki bu saatte denizde yüzüyor. "Hoop hemşerim" diye seslendim ama cevap vermedi. "Ne arıyorsun bu saatte denizde, çık hadi" dedim. Baktım bana doğru geliyor. Kıyıya yaklaşıp bana saati sordu. Sonra da elini uzattı, çıkmasına yardım ettim. Her şey tam da buradan sonra başladı...

17 Ağustos 2012 Cuma

Sil Baştan

  Canım çok sıkıldı, yazı yazmak için masama oturdum. Ne yazacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Etrafıma bakınmaya başladım. Belki bir objeden yola çıkarım diye düşündüm. Bir süre bakındıktan sonra bir şey bulamayınca kalktım mutfağa gittim. Kahve içerken düşüneyim, belki aklıma bir fikir gelir diye düşündüm. Su ısıtıcısını doldurdum, çalıştırdım. 
  Çalıştırdığım gibi elektrikler kesildi."E tabi Türkiye'de elektrik kesintisi sık sık oluyor, en iyisi git içeride otur." dedim kendi kendime. İçeri giderken karşıdaki apartmanın ışıklarının yandığını fark ettim. Pencereden kafamı uzattım, her yerde elektrik vardı; oturduğum apartman hariç. Elime el fenerini aldım, merdivenlerden aşağı indim. Apartmanın elektrik panosu çok korkunç bir yerdedir, kimse oraya gitmek istemez. Açıkçası ben de merdivenlerden inerken "acaba vazgeçsem mi?" diye düşünmedim değil. Ama birinin mutlaka inmesi gerekiyordu ve bu kişi ben oldum. Panoya indiğimde bir ses fark ettim. Sanki ayak sesi gibiydi. "Mehmet hoca, sen misin?" diye seslendim, ama cevap vermedi. Sesler gittikçe yaklaşıyordu. "Kim var orda?!" diye panikleyerek bağırdım. Yine ses yoktu. Gelen kişinin nefesini fark ediyordum, artık bana çok yakındı. 
  Işığı yüzüne tutmak için davrandım ama hemen elimi tuttu. Ben uğraştıkça o bana direniyordu. El fenerini elimden bıraktım, boğuşmaya başladık. Çok canımı yakıyordu, anlaşılan güçlü biriydi. Boğuşurken hiç sesini duyamadım. Ki zifiri karanlıktı, kim olduğunu anlamak imkansızdı. Boğuşurken "kimsin lan sen?!" diye defalarca sormama rağmen cevap vermedi. En sonunda beni duvara ittirip kendisi koştura koştura uzaklaştı. Karanlıkta göremeyip merdivenlerden düştü sanırım. Ama kalkıp devam etti, apartmanın kapısının kapandığını duydum. Feneri elimden bıraktığım için bozulmuş olmalıydı, ışığı yoktu. Duvarlara dokuna dokuna panoyu bulmaya uğraştım, ama bu çok zordu. Ben çaresizce düşünürken merdivenden ayak sesleri işittim. "Aşağıda biri mi var?" diye seslendi. Sesi hemen analiz ettim, bu Mehmet abi idi. "Ben varım Mehmet abi" dedim. Bir hışımla yanıma geldi, "Oğlum ne oldu öyle lan? Sen mi bağırıyodun öyle?" dedi. "Evet abi, biriyle boğuştum." dedim ve olanları anlatmaya başladım. Biz konuşurken diğer komşular da aşağı indi. Panodan şartelleri açtık, apartmanın elektriği gelmişti. Ama herkesin aklında aynı sorular vardı; Kim bu kişi?, Apartmanımızdan ne istiyor?, Acaba gerçekten öyle biri var mı?
  İnsanlar birbirleriyle saçma sapan konuşurken Mehmet abi beni evime çıkarttı. Şoku atlatmam için bir bardak su getirdi. Sonra kendime dikkat etmemi söyleyerek evine döndü. Ben bir süre dinlendikten sonra televizyonumu açtım. Hiçbir şey bulamadım. Canım çok sıkıldı, yazı yazmak için masama oturdum. Ne yazacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Etrafıma bakınmaya başladım...

16 Ağustos 2012 Perşembe

Eve Düşen Ben

   Benim için her zamanki gibi sıkıcı kış günlerden biriydi. Aslında benim için her gün sıkıcıydı ki. Kucağımda cipsimle televizyon izliyordum. Dışarıda şiddetli yağmur ve şimşek, saat 23 suları...

   Kendime "Yata yata büyüttün iyice usta" diyerek kanepeden kalkıp cam kenarına geçtim. Biraz yağmuru izlemek istemiştim sadece. Fakat ben karanlığı pek sevmem, çocukluktan kalan korkular işte... Etrafı izlerken sokakta  koşan bir adam fark ettim. Ama adamın bir amacı yokmuş gibi, sürekli aynı yerlerden geçiyordu. Bir nevi volta atıyordu. Fakat bu biraz daha farklı, bu adam koşuyordu. Bir süre adamı izledim, sonra dayanamadım aşağı indim. Etrafta kimse yoktu bu adamdan başka. Ne bir araba, ne bir insan... Sadece sokak lambaları, şimşek, yağmur ve bu deli gibi koşturan adam. Biraz irkildim haliyle. Sokak kapısını açtım, tam bu esnada adam benim kapımın ordan geçti. "Şşş hemşerim" diye seslendim, dönüp bakmadı. "Usta sana diyorum" dedim, arkasını döndü. Fakat belediyenin taktığı o gerzek ışıktan dolayı adamın yüzü karanlığa düştü, seçemedim. Yanına doğru gitmeye başladım. Ben gittikçe adam uzaklaşıyordu. "Hocam ne işin var bu yağmurda dışardasın?" dedim. Ama adam sanki dilini yutmuş gibiydi, cevap vermiyordu. Ben iyice yaklaştım ve birden kaçmaya başladı...
  
  O kaçtı, ben peşinden koştum. Ama ne kadar koşarsam koşayım adamı yakalayamıyordum. Sanki gölgem gibiydi. Ben hızlanıyordum, o da hızlanıyordu. Oturduğum semti kaç defa turladığımızı sayamadım. Sokakta kimse yoktu ikimizden başka. Sahi insanlar neredeydi ki? Dışarıda buz bile olsa yine de birkaç insan mevcut olurdu mutlaka. Fakat o gece kimse yoktu. 

  Ben adamı kovalamaktan yılmadım. "Niye kaçıyorsun be adam?!" dediğimde bile bana cevap vermedi. E haliyle merak uyandırdı tabi bende. "Ulan sıkıcı hayatından yakınıyodun, al sana heyecan" dedim kendime. Ama ben sıkıcı hayatımdan memnunmuşum arkadaş. Heyecan bana göre değilmiş. "Seninle mi uğraşıcam lan, ne bok yersen ye" diye bağırdım. Yağmurdan sırılsıklam olmuştum. Artık evime dönecektim. Aman Allahım!..

  Birdenbire mavi bir ışık (şimşek midir yıldırım mıdır ikisini bir türlü ayırt edemedim bunca yıllık hayatımda) kovaladığım adamın üstüne çaktı. Adam gözümün önünde duruyorken mistik bir şekilde kayboldu. Yazının başında da dediğim gibi, karanlıktan korkarım ben. Haliyle beni çok büyük bir korku sardı. Islaklık, soğuk ve korku üst üste gelince titremekten adım atamaz hale geldim. Bedenim ölü bedeninden farksızlaşmıştı, buz gibi. Hemen yere oturdum. "Hayal görüyosun oğlum, gerçek olamaz kendine gel!" dedim kendime. Ama ne yaparsam yapayım korkularıma engel olamıyordum. Etraftan yardım istemek aklıma geldi, fakat etrafta kimse yoktu. Zor da olsa eve geri dönmeyi düşündüm. Evet evet, bir an önce eve gitmeliydim. Sıcak bir duş, kalın kıyafetler ve sıcak yatak... Günü bitirmek istiyordum artık. Yaşadığım bir hayal olmalı diye düşündüm. Sokağın ortasında avazım çıktığı kadar kahkaha attım. Hatta o kadar çok güldüm ki yere düştüm. Sarhoş gibiydim. Ki zaten beynim allak bullak olmuştu. Nihayet apartmanın önüne geldim. Biraz biraz kendime geliyordum. Anahtarımı çıkartıp kapıyı açtım. Apartman biraz eski olduğundan dolayı asansörü yoktur. En üst katta oturduğum halde merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Bir an önce günü bitirmeliydim artık. Dairemin kapısını açtım. Salona girdiğimde gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Gözlerimi kapadım, bir süre bekledim. Gözlerimi yeniden açtığımda hâlâ aynı şeyi görüyordum; kanepemde oturmuş cips yiyen ben...